Filistin Davası Neden Kaybedildi?

Bismillahirrahmanirrahim
“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”
(Rad Suresi, 11)

Hamd kullarını dini yolunda zafere ulaştıran Allah-u Teala’ya mahsustur. Salat-u selam muzafferlerin en muzafferi Resûl-i Zîşân efendimize ve onun âline ve ashabına olsun.

“Filistin davası neden kaybedildi?” sorusuna Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak net bir cevap vermeli; ahvalin çözümlemesini yapmalı, bir teşhis koymalı; bizden sonraki kuşaklara bir mücadele biçim, içerik ve ahlakı bırakmalıyız. Bu niyetle yazacaklarımızın sadece yaşadığımız dönemde değil tarihin ilerleyen dönemlerinde geçerli olacak ve mahşer gününde -affedilmesek de- bizi mâzur gösterecek bir amel olmasını Rabbimizden niyaz ederiz.

Evvela, eğer davanın kaybedilmediğini düşünen ya da mücadeleyi geçmişten tevarüs eden biçimiyle sürdürmeye devam etmek isteyenler varsa onlardan müsaade istiyoruz. Bu iki zümre, fikir teatimize müsaade etmezler ve metni rahat bırakmazlarsa bunu kötü niyetlilik ve hainlik olarak okuyacağımızı açıkça beyan ederiz. Gayretimiz bir teati ve toplumsal mutabakat şeklinde mi ilerleyecek yoksa her şeyin göze alındığı bir hesaplaşmaya mı dönecek, bunu göreceğimiz muamele belirleyecektir. Zira cumhuriyet tarihi boyunca Müslümanlar daima toplumsal hiyerarşinin en altındaydı, muhalefette ya da koalisyon hükümetlerindeydi. Böyle bir pozisyondayken benimsenen mücadele, dil ve içeriğinin hala devam ettirilmesi kabul edilemez.

Geçtiğimiz asrın ilk üç çeyreğindeki acılar, yıkımlar, mağlubiyetler; son çeyreğinden daha fazla değildir. Bu vebali kim yüklenecektir? Her türlü program iflas etmiştir. Hak davaya, batıl yol ve usullerle ulaşmaya çalışmanın, bizi buraya getirdiğini idrak etmek gerekmektedir. İsrail’in zulmü, günümüzde soykırım seviyesine yükselmiştir. Buna tekabül eden mücadele biçimi protesto gösterileri ve boykot kampanyaları olamaz.

Gelinen noktada Gazze topraklarında yaşayan herkes öldürülmüş, bütün yükseltiler ortadan kaldırılmış, ABD’nin güvencesi altında Gazze insansızlaştırılmıştır. Bundan sonrasını aklen ve ruhen afiyette olan kimselerin tahmin etmesi zor değildir. Gazze işgal edilecek, Yahudi yerleşimine açılarak yeniden inşa edilecek ve Gazze bir oldu bittiyle gözümüzün önünde İsrail topraklarına ilhak edilecektir.

Konuya geçmeden önce önemli bir meselenin daha altı çizilmelidir. İlk başta davanın adı İslam devleti idi. Sonra Filistin davasına ve bilahare Gazze meselesine indirgendi. Şu an Gazze’nin doğusundan ve batısından söz edilmektedir. Bu dil masum bir dil değildir. Bir İslam devleti vardır; Müslümanların kutsal toprağı olan Beyt’ül Makdis vardır. O bölgedeki Müslümanların İslam devleti içerisinde nasıl örgütleneceği ise konumuzun dışındadır.

Konumuza dönersek, Filistin davası hakkında Türkiye’deki Müslümanlar arasında kafa karışıklığı mevcuttur. Bu sebeple girişteki soruyu üç başlıkta ele alacağız. İlk olarak bu davanın kime ait olduğunu tespit edeceğiz. Bu tespit sırasında bugüne dek Türkiye’de yaşayan Müslümanlar olarak bu dava uğruna yapıp ettiklerimizi muhakeme edeceğiz. Bu muhakemenin ardından davaya olan samimiyetimizle hesaplaşacağız.

İlk olarak Filistin davasının kime ait olduğunu tespit edelim. Filistin davasına inanmış kimselerin iddiası kısaca “İsrail, Filistin’de işgalci bir devlet olarak pek çok zulümler etmekte ve cürümler işlemektedir. Filistin halkı ise kendilerini ellerinden geldiği kadar müdafaa etmektedir. Binaenaleyh Filistinlilerin yaptığı esasen meşru, İsraillilerin yaptığı ise gayr-i meşrudur.” şeklindedir. Türkiye’de bu kimseler iki kısma ayrılıp ilk kısım insanlar İsrail’in katliamcı olduğunu kabul ettikleri halde devletlerini meşru görürler, yani bu kimselere göre Filistin ne kadar mevcut olma hakkına sahipse İsrail de o kadar mevcut olma hakkına sahiptir. Bu kısım insanlar muhatabımız olmadıkları gibi iddialarının sıhhatleri de yazımızın çerçevesi dışındadır.

İkinci kısım ise İsrail’i tamamen gayr-i meşru görür. Bunlara göre İsrail, Filistin topraklarının yalnız bir kısmında değil, tamamında işgalcidir. Bu insanlara gelince onlara birkaç sualimiz var. İsrail, herhalde o topraklarda işgalcidir. Peki o zaman işgal edilen bu topraklar kimlerindir? Öyle ya, bir toprağın işgal toprağı olması için o toprakların bir asıl sahibinin olması lazım gelir. Cevaben “o topraklar Filistinlilerindir” denilirse söyleyen kişi itiraf etmiş olur ki bu mesele Filistinli Arapların milli meselesi olarak Türkiye’deki bir Müslümanı tâli derecede hatta belki yalnız insani cihetle ve kendi menfaatleri ölçüsünde alakadar eder. Artık dünyanın en ücra bir köşesindeki zulümle yalnızca yaşadığımız memleketin menfaati hasebiyle ilgilenmiş oluruz. Yoksa hadd-i zâtında bu derecede mühim değildir.

Meseleye benzer cihetle bakan sivil toplumcu görüş, Filistin davasını bir azınlık meselesi olarak görür. Onlara göre bu dava uluslararası hukuk mecralarında temsil edilmeli ve kazanımlar bu mecrada meşrulaştırılmalıdır. Bu propaganda ve eylem metodu, çok parçalı ve her türden düşünceyi bünyesinde bulundurma iddiasındadır. Buna göre “Filistin bir insan hakları meselesidir.” Hedef kitlesi “İnsan olmak iddiasında bulunan herkestir.” Meşru yöntemi uluslararası hukuk ve sivil toplum hareketleridir. Sosyal medya aracılığıyla bu dava şeffaf bir kimlik ögesi haline getirilmiştir. İnsan hakları başlığıyla dünyada merkezi konumlarda eylemler düzenlenmiş, hükümet yetkilileri soykırıma destek olduklarına dair toplum içinde suçlamalara maruz kalmıştır. Türkiye de İsrail’in yaptığı her katliamı kınayarak bu konvoya katılmıştır. Evet; bu açıdan Filistin davası milyonlarca insan tarafından destek görmüştür, fakat bu hareket hiçbir siyasi kazanımla sonuçlanmamıştır. Yakın zamanda Birleşmiş Milletler aracılığıyla İsrail ile Hamas arasında ateşkes anlaşması yapılmış, pek vakit geçmeden ABD Filistin topraklarını insansızlaştıracağını ilan etmiştir. O halde şu açıktır: Bu yollar iflâs etmiştir ve biz Filistin davasını Arapların milli meselesi yahut insan hakları bağlamında ele almaktan beriyiz.

Eğer “Filistin davası kime aittir?” sorusuna verilen cevap “o topraklar Müslümanlarındır” olursa deriz ki madem davalarının meşruiyeti Müslüman olmalarından ileri gelir, herhalde işgal edilen topraklarını kurtarmak uğrundaki mücadelelerinde de dinen meşru yollara yönelmelidirler. Yoksa kendisiyle meşruiyet iddia ettikleri şey itibarıyla gayr-i meşru bulunarak iddiaları aleyhlerine delil olur. Peki, içinde bulunduğumuz şu hal nedir? Türkiye’deki Müslümanların Filistin hususunda kendilerine vesile seçtikleri dinen meşru bir yol mu vardır? Bunun için Türkiye’de yaşayan Müslümanların genelde İsrail’in kuruluşundan itibaren, özelde ise 90’lı yıllardan günümüze dek Filistin topraklarını kurtarmak için yapagelmiş oldukları şeylerin bir muhasebesini yapalım.

Kutsal beldemiz olan Mescid-i Aksa ve çevresinin işgali yıllardır devam ediyor. İsrail, biz Müslümanlara karşı balık tutma politikası izliyor, misinayı biraz gevşetip sonra asılıyor, sonra biraz daha gevşetip yine asılıyor, bu şekilde bizlerin yorulup pes etmesini istiyor. Yıllardır medya yolu ile Filistinli kardeşlerimizin bombalanan evlerini, cansız bedenlerini seyrediyoruz. İsrail, yaptığı soykırımı devamlı teşhir ederek Müslümanları küçük düşürüyor. Medyada gördüklerimiz bizde önce bir acıma, sonra bir öfke, ardından bir umutsuzluk doğuruyor. Bu umutsuzluk, olup bitenler karşısında hiçbir şey yapmadığımız için mi yoksa yaptıklarımız işe yaramadığı için mi doğuyor? Mitingler, yürüyüşler, kermesler, toplantılar düzenliyor, boykota başlıyor, bireysel ölçüde kanun önüne çıkıp insan haklarının ihlal edildiğini savunuyoruz. Yıllardır olaylar patlak verir biz bu yolları deneriz, İsrail misinayı salar bizi rahatlatır, biz de var olan dikkatimizi alır tamamıyla farklı bir noktaya yöneliriz. Derken her şey unutulur, İsrail oltaya asılır, bizler yine bu yollardan vazgeçmeyiz. Artık, bu tür bir mücadelenin oltaya takılmış bir balığın çırpınışlarından ibaret olduğunu görmüyor muyuz? Artık bu kısır döngüyü sorgulamanın ve bu yöntemlerin bizi nereye götürdüğünü açıkça ortaya koymanın zamanı gelmiştir.

Evvela, bir yol ve mecra olarak ana akım medyayı terk etmenin vakti gelmiştir. Çağın getirdiği teknolojik yenilikler sayesinde bir enformasyon çılgınlığı alıp yürümüştür. Bir enkazın altında -doğal afet ya da savaş sebebiyle- kalmış insanlar; onları elde kazma kürek çıkartmaya çalışan bir iki sivil, ama milyon liralık bir prodüksiyon ve onlarca istihdam edilmiş olaya ve konuya yabancı haberciler. Eğer hayatınız boyunca böyle bir haberi bir kez okuduysanız ya da seyrettiyseniz bu yeterlidir, diğer binlerce örnek bunlardan farklı değildir. İkincisi; gazeteci, aktivist, uzman gibi ne ve kim oldukları belirsiz bir zümre türemiştir. Bunlar ciddi maaşlarla istihdam edilmekte, mustazaaflardan bir sektör ve geçim kapısı oluşturulmaktadır. Bu parlatılan tipler, dar kafalarıyla kamuoyunu yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Bilahare kimi yanlış içtihatları, kimi fevri tavırları, kimi iktidar yandaşlığı ve kimi tutuklanmalarıyla Müslümanların başına bela olmaktadırlar. Kaldı ki bunların uzmanlıkları; klişeler kulaktan dolma ve kendilerine servis edilen bilgilerden ibarettir. Böyle bir yola ve kimselere prim verilmemelidir. Üçüncüsü; elbette ki zulüm teşhir edilmelidir ama bunu Müslümanların izzetini ayaklar altına alacak görüntü ve dille yapılmamalıdır. Böyle bir yol; Müslümanların moralini bozmakta, zulmü kanıksamalarına ve çaresizlikle uyuşmalarına sebep olmaktadır. Ayrıca hangi nesil; taraftarları sürekli katledilen, evleri yıkılan, sürülen bir dinin mensubu olmak ister?

Bu yol, sadece ahlakımızı değil, inancımızı da zedelemektedir. Dahası, zulmün bu biçimiyle sürekli gözümüze sokulması, altında “haline şükret!” gibi sinsi bir ima barındırmaktadır ki mahalli zulmü meşrulaştırmaya hizmet eder. Binaenaleyh medya, bu buhranın büyütücüsü ve yayıcısıdır.

Yaptığımız eylemlerden bir diğeri boykottur. Boykot bir topluluğun hasımlarıyla her türlü ticari münasebeti kesmesidir. Demek ki bir boykot için iki topluluğun arasında cereyan edecek bir husumet lazımdır. Peki biz Müslümanların düşmanı kimdir? Sadece İsrail mi? Ona katliamlarında destek çıkan, teşvik eden ve hatta bilfiil iştirak eden ABD ve AB de İslam’ın düşmanı değil midir? O halde boykotun tüm bu düşmanlara karşı yapılması gerekmektedir. Çünkü bazılarına karşı boykot yapıp bazılarına karşı yapmazsak kendileriyle ticareti devam ettirdiğimiz devletler bizden aldıkları paralarla İsrail’e destek olmaya ve ona bu harbinde iştirak etmeye devam edecektirler ve etmektedirler. Şu halde boykotun hiçbir manası olmaz. Fakat bizler çarşaf çarşaf boykot listeleri hazırlamamıza rağmen bu listeler market raflarının dışına çıkmıyor. Türkiye, İsrail’e ne olursa olsun destek çıkan, onun için Irak’ı işgal eden ve Suriye’yi bölen ABD ile müttefiktir. İsrail’e en ufak bir tehdit halinde Amerika’nın en gelişmiş silahları, İsrail’in emniyetini teminat altında tutmaktadır. Buna rağmen bizler hâlâ gazlı içeceklerle meşgul oluyoruz. Eğer birileri çıkıp “Bu devirde şu anki siyasi durum itibariyle bahsettiğiniz gibi bir boykot mümkün değildir” derse yapılagelen boykotun siyaseten hiçbir manası olmadığını da itiraf etmiş olur. Öyleyse, madem gerçek bir boykot mümkün değil; neden ve ne için Müslümanların gayreti boşa sarf edilmekte, insanlar boykota katılmadığından dolayı kınanmaktadır? Zaten Müslümanlar, olayların başlangıcından önce de bu ürünleri kullanmıyordu. Bu açıdan boykot çağrısının kimlere yapıldığı bile meçhuldür.

Uzunluğuyla Allah’ın arzını sekiz defa dolaşacak boykot listeleri her geçen gün uzamaya devam ederken kaçımız “bu kadar İsrail malı memleketimize nasıl girdi?” diye soruyor? 7 Ekim’den önce yabancı sermaye Müslümanlarla dostane münasebetler içerisinde miydi? Asıl boykot edilmesi gerekenler ülkemizi bunlara açan, emperyalist sermayenin memleketimizde kök salmasına sebep olanlar değil midir? Bizi uluslararası sermayeye bağımlı hale getirip ilişkileri bu bağımlılık üzerinden şekillendirenler, İsrail’in yaptıklarından daha büyük bir kötülüğe imza atmıyor mu? Ama maalesef biz, boykotu İsrail’in uluslararası sistemde bu kadar kuvvetli olmasına sebep olan sahalarda değil de ev hanımlarının mutfakları ve üniversite öğrencilerinin takıldığı kafelerden dışarı çıkmadan yapıyoruz. Şu haliyle yapılagelen boykot sadece esnaf bozması şirketlerin kalitesiz mallarını satmak için kullandığı ucuz bir pazarlama kampanyasına dönüşmüştür.

Yaptıklarımızdan bir başkası, gelenekselleşen ve bir folklora dönüşen protesto yürüyüşleri, mitingler ve kermeslerdir. Bu yürüyüşlerde aynı rotalar belirlenerek 30 yıllık bandanalarımızı takıp, insanın kulağını tırmalayan sloganlarımızı savurarak, filanca dernek başkanının hitabeti sırasında kendimizi cihat meydanında zannederek ilerlerken varış noktamızda yer alan kermeste karnımızı doyurup yürüyüşe son veriyoruz. Bu sayede bedensel ve zihinsel bir yorgunluk yaşıyor, Müslümanlar olarak vicdanen rahatlıyoruz.

Günün sonunda “elimizden geleni yapmış” olmanın en azından “safımızı belli etmenin” gururuyla bitkin biçimde evimize dönüyoruz. Pekâlâ, bu katılanların, en azından bu yürüyüşleri düzenleyenlerin aklında İsrail’e karşı mücadeleye ilişkin bir strateji var mı? Bizi etrafına toplayanların bu eylemle murad ettikleri şey nedir? Hangi programın parçası olarak bunu yapıyorlar? Bu tür mitingler kaç belediye reisini milletvekili, bürokratı müsteşar; kaç bohemi gazeteci, kanaat önderi yapmıştır? Neden binlerce gencin heyecanı bu tür mahalli çıkarlar için harcanıyor?

Tüm bu yaptıklarımızdan yahut yapılanlardan çıkardığımız sonuç şudur: İslamî olmayan yollar İslamî olduğu iddia edilen bir davada takip edilmek isteniyor ve bu yollar takip edilerek Kudüs’ün kurtarılacağı sanılıyor. İşte yazımızın başında bahsettiğimiz kafa karışıklığı budur. İnsanlar bir türlü neyi dava ettiklerine karar veremiyor. Bu sebeple mecburen “Filistin davası” diye suni bir isim bulunmuştur. Duyan herkes istediğini anlıyor. Madem bu davayı güdüyoruz, önce neyi dava ettiğimize karar verelim. Eğer bu laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin siyaseti ve menfaati sebebiyle Filistinli Arapların tarafının tutulduğu mahalli bir hadiseyse veya İsrail’in yaptığı katliamlara karşı sosyal demokrat bir hareketse pekâlâ herkes istediğini yapabilir. Hem o zaman şimdiye kadar yapılagelen şeyler (yürüyüşler, boykotlar, mitingler vb.) de bu tür bir davaya muvafık olur. Ama o zaman böyle bir dava güden kimseler, emellerine biz Müslümanları alet etmeyecek. Yok öyle değil de mesele din meselesiyse o zaman bizler, derdi İslam olmayanlardan medet ummayı bırakacağız.

Çünkü eğer mesele gerçekten bir din meselesiyse, bu davanın da tıpkı dinimiz gibi ciddiyet, disiplin ve plan gerektirdiğini kabul etmeliyiz. O hâlde karşımızdaki hakiki bir harpse, bu harbin doğasını, yani stratejisini ve taktiklerini doğru anlamak zorundayız. Zira tüm harpler her şeyden evvel bir strateji meselesidir. Savaş; iki gücün birinin diğerine boyun eğdirmeksizin ulaşamayacağı amacını gerçekleştirmek için askeri, siyasi ve ekonomik imkânlarını karşılıklı olarak seferber etmesidir. Bundan dolayı harplerde taraflar daima feci bir şiddete başvururlar. Bir mahalle kavgasındaki gibi gelişigüzel bir şiddete değil, bir hedefe ulaşmak için eldeki imkanların olabildiğince müessir bir tarzda sarf edildiği bir şiddete. İşte strateji, harpte hedefe nasıl ulaşılacağını tayin eden fiillerdir. Dolayısıyla stratejisi olmayan kimseler hiçbir harpte galip gelemez. Bir stratejinin hangi surette tatbik edileceğini tayin eden fiillere de taktik denir. O halde bir harpteki tüm hareketler ya taktiktir ya da stratejidir. Peki boykot, miting veya yürüyüş taktik bir mücadele midir yoksa stratejik bir mücadele mi? Eğer taktik bir mücadeleyse “bizim elimizden sırf bu kadarı geliyor, gücümüz başkasına yetmiyor” denemez. Bir strateji olmaksızın sırf taktik mücadeleye başvurmak, bir tehdit karşısında en az çaba ile en yüksek ferahlamayı sağlamak ve hiçbir şey yapmamak demektir. Bu, stratejik bir hareketse eylemlere katılan, teşvik eden, propagandasını yapan ve katılmayanları düşmana destek olmakla suçlayanlar ne elde edeceklerini düşünmektedir? Pasif kalmak ve bir şeyi yapmamak üzerine bina edilmiş bir stratejiyle hiçbir savaş kazanılamaz. Hele bir de inisiyatif; sermayesiyle, askeri gücüyle, kültürel emperyalizmiyle düşmanın elindeyse… O halde şundan da eminiz: Allah-u Teala samimiyetimize ve buna denk göstereceğimiz taktiksel ve stratejik çabaya karşılık yanımızda olacaktır. Buna
iman ediyoruz.

“Filistin Davası Neden Kaybedildi” sorusunu cevapladığımız bu bildiriyi kamuoyuna sunuyor, verdiğimiz cevapların Müslümanların dağınık zihnini toparlayacak bir rehber olmasını Rabbimizden temenni ediyoruz. Allahu Teala kalbimizi dini üzere sabit kılsın ve bizi muttakilerden eylesin.